Pazartesi, Mart 26, 2012 18:40 - Yorum Yok

Son Viraj: Suriye

suriyesonviraj.jpg Avrupa, Amerika, Rusya, Çin, İran, Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri gibi çok aktörlü bir Suriye meselesinin gidişatı, Türkiye’deki Kürtlerin devletle olan müzakere veya savaşının da gidişatını belirleyecek. Ekonomist’teki bir analizde şöyle deniliyor: “Üst düzey Batılı bir diplomata göre ‘Er ya da geç, bağımsız bir Kürdistan oluşacak. ”

 azadiii.jpgAzad Koala 

2012 yılı; Arap Baharı’ndaki o değişim arzulayan havanın, kuzeye ve de Pers diyarına doğru savrulduğu bir yıl oluyor. Her ne kadar hedefte Suriye var gibi gözükse de, Türkiye ve İran da bu baharın esintilerinden payını alacak gibi. Başbakan Erdoğan’ın Esad’a karşı artan sert söylemi, yakıcılığını artıran “Kürt Sorunu”nun uyarı ışıklarıyla bağlantılı olmalı.

Ortadoğu’ya “model ülke” olarak lanse edilen ama velâkin henüz kendi içindeki demokratikleşmeyi sağlayamamış bir ülkenin başbakanı, orduyu halkın üzerine salan bir başka diktatöre karşı ne söyleyebilir ki diyebilirsiniz, tabii başbakanın ar damarıyla ilgili bir sorunu yoksa. 

Kendi ülkesinde savaş uçaklarının bombaladığı 34 Kürt için dilini yutan ve üstüne dinini unutan bir Başbakan, komşusu ve “Kardeşim” diye bağrına bastığı sevgili diktatör Esad’ın katliamlarına karşı ise, mecliste ağlamaya hazır vekillerini bile hazırlıksız yakalatacak kadar, ses tellerini yıpratan o sert konuşmalarından birini yapıp, o konuşmanın ertesinde de muhaliflere yani “Suriye Özgür Ordusu”na el altından yeni silah sevkiyatları için emirler yağdırabiliyor.

Başbakan Erdoğan ABD’nin bugüne kadar verdiği görevleri harfi harfine yerine getirerek, iktidarının devamını sağlam kazığa bağladı.

“NATO’nun ne işi var Libya’da” diyen Erdoğan, önce Libya’yı bombalayan NATO uçaklarının Türkiye’deki üsleri kullanmasına izin verdi, sonra da meclisten “Libya Tezkeresi” çıkardı. Bugün Kaddafi’nin devrilmesinin ardından Doğu Libya’nın petrol zengini bölgesi Sirenayka, özerklik ilan etti. Ve Libya’daki halk bu durum karşısında “birlik” çağrısı yapmakla yetiniyor.  Demek ki, din insanların çimentosu değilmiş sayın başbakan. Aslında Erdoğan’ın bu gelişmelerden epeyce dersler çıkarmış olması gerekirdi.

Tunus’taki “Yasemin” devriminin Mısır’a sıçraması üzerine, olayların 7. gününde Başbakan Erdoğan, Hüsnü Mübarek’e görevi bırakması gerektiğini söylemişti. İsyanın ilk günlerinde Mısır Genelkurmay Başkanı’nın ve Savunma Bakanı’nın ABD’de olmasını ve olayların hemen ertesinde ülkeye dönmelerini de şaşkınlıkla karşılamamak gerekir sanırım. Zaten polis, eylemcilerle başa çıkamadığından sokakları askere bırakmıştı. Devrimin ardından ise, yönetim ordunun kontrolünde gibi görünüyordu. Her ne kadar seçimler yapılsa da, meclisteki sandalyelerin üçte ikisini kazanarak iktidara gelen muhafazakârlar ordu ile anlaşmış görünüyorlardı ve reform yönünde hiçbir adım atmadılar.  Bu da “Mısır’da ordu destekli devrim veya darbe yapıldı” yorumlarına yol açtı. Halk Mübarek’in ardından bu sefer de, ordunun yönetimden elini çekmesi için alanlara çıkmaya başladı.

Peki ABD, Mübarek’in devrilerek radikal İslamcı hareketlerin önünün açılmasına neden sıcak baksın? Çünkü zaten devrilen yönetimin halka uyguladığı baskıcı politikalar nedeniyle “İslam”ı referans alan grupların halk nezdindeki itibari gün geçtikçe artıyordu. Bu hareketlerin günün birinde iktidara gelmesi ihtimaline karşılık, ABD, bu durumu önceden görerek, bu hareketlerin kendi kontrollerinde iktidara gelmesine göz yumdu. Ve yine bu hareketlerin Türkiye aracılığıyla “Ilımlı İslam”ı referans almalarını sağlayıp, yönlendirmeye devam etti. Örneğin Erdoğan’ın Mısır’ı ziyaretinde laikliğe vurgu yapması İran’da tepkiyle karşılanmıştı. Yine bu radikal grupların isteklerinin genel halk kitlesinin içinde yumuşayacağını da unutmamak gerekir.

Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Ortadoğu Danışmanı Doç. Dr. Veysel Ayhan geçenlerde katıldığı bir televizyon programında “Türkiye’den ve başka ülkelerden Suriye’ye savaşmak için insanlar gidiyor” dedi. Sunucu şaşkınlığını üzerinden atıp tekrar sorduğunda Ayhan, aynı cevabı verdi. Aslında Ayhan’ın biraz çekinerek de olsa söylediği cümle, bir savaş gerekçesi sayılacak kadar feciydi.

Irak’ta Sünnilerin politikaya dahil olmasında etkin rol oynayan AKP iktidarı, bugün Suriye’deki üç muhalif gruptan birini ülkesinde ağırlayıp örgütlemektedir. Siyaset Bilimci Dr. Serbest Nebî,  Evrensel gazetesine verdiği röportajda bakın ne diyor: “Suriye muhalefeti 1998’de imzalanan Adana Mutabakatı’nı Aralık 2010’da AKP hükümetiyle güncelleyerek Suriye’deki Kürtleri statüsüz bırakmak istiyor. Türkiye dediğim gibi sakin durmaz ve Suriye’ye girerse Kürtler ve Türkiye’nin Suriye topraklarına girmesini istemeyenler buna karşı çıkacaktır. Türkiye’nin tek amacı Esad sonrası Suriye’de oluşacak sistemde Kürtleri statüsüz bırakmak. Hem Kürtler hem de Suriye’de laik ve demokratik bir sistem isteyen kesimler kesinlikle buna karşı çıkacaktır.”

Suriye’deki Esad karşıtı muhalefet üçe bölünmüş durumda. Arap milliyetçilerinin çoğunlukta olduğu Hasan Abdülazim’in başkanlığındaki Ulusal Demokratik Değişim Koordinasyon Komitesi, Abdülhamit Derviş liderliğindeki Kürt Ulusal Konseyi (KUK) ve Müslüman Kardeşlerin ağırlığını koruduğu Burhan Galyun’un liderliğindeki Suriye Ulusal Konseyi (SUK). Kürtlerin Esad’ı ehven-i şer olarak görmeleri nedeniyle tam olarak isyan bayrağını açtıklarını söyleyemeyiz. Yalnızca beklemekte ve olayların akışına göre hareket etmektedirler.  Esasında 2 temel muhalif grup var, Arap muhalefetini yansıtan iki grup ve Kürtlerin hakları için hareket eden Kürt Ulusal Konseyi. 

Muhalif grupların birlikte hareket etmemelerinin sebebi, Arapların henüz Kürtlerin haklarını vermeye razı olmamaları. Suriye Ulusal Konseyi ,her ne kadar Kürtlerin anayasada ikinci bir millet olarak kabul edilmesini destekleyeceğini söylese de; Kürt Ulusal Konseyi, ancak demokratik özerkliğin kabul edilmesiyle muhalif güçlerin birleşebileceğini belirtiyor.

AKP’nin, Suriye’de Esad sonrası oluşacak yeni yönetim ve anayasada Kürtlerin belli kazanımlara sahip olmasını engellemek amacıyla Türkiye’de toplanmasını sağladığı ve Kürtleri dışarıda tutan  “Suriye Muhalefeti” ise, yaptığı toplantıların ardından hâlâ bir gelişme kaybedebilmiş değil. Yıllardır Esad’ın hışmından kaçıp Avrupa’da toplanan ve gerek Suriye ile gerek Suriye halkıyla ilişkilerini zaman geçtikçe iyiden iyiye kaybeden “Muhalif” partilerin, şu anda en örgütlü muhalif güç konumunda olan Kürtler olmadan Esad karşısında bir varlık gösterebileceklerini sanmak, aşırı bir iyimserlik olur.

ABD’nin Irak savaşında, ABD ile birlikte hareket ederek iktidara Şiilerin gelmesine destek veren İran, bugün yine ABD ile birlikte hareket ederek, Suriye’de Esad sonrası oluşacak iktidar için kendisine pay çıkarmaya  çalışabilir. Eğer illa Esad’ın gitmesi gerekirse, böyle bir anlaşma İran için “kabul edilmez” değildir.

Esad, arkasına aldığı Rusya, İran ve Çin’in desteğiyle muhalifleri ezerken ömrünü de uzatıyor. ABD Kürtler olmadan pek bir esamesi okunmayan “Suriye Muhalefeti”nden umudunu kesmek üzere. Obama ise, verilen son görevi beceremeyeceğinden şüphe ettiği AKP’yi gözden çıkarabilir. Kürtlerle barışık yeni bir iktidarla yoluna pekâlâ devam edebilir. Çünkü AKP’nin ABD için pek bir değeri kalmadı. Ortadoğu değişti, Türkiye ise hâlâ yerinde sayıyor.  Türkiye artık rol model pozisyonunda değil. Ortadoğu’da da ılımlı İslam havası hakimken, dinle barışık bir CHP iktidarı da hem İsrail, hem ABD, hem de Ortadoğu için ideal bir partner olabilir.

PKK ile masaya oturmayan bir iktidar için zaman da daralıyor. Erdoğan manşetlere taşınan ve kendisine biçilen ömre çok kızsa da “2 yıllık ömrü kalmış” manşetlerini bir yerlerden gelen bir uyarı olarak okumak gerekir. 2 yıl sonra genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Eğer AKP yeni anayasayı çıkaramaz ve Kürt Sorunu’nu çözemez ise, gelecek seçimlerde tökezleyecektir. AKP’nin her seçimde, en yakın rakibini ikiye katlayan oy oranlarıyla iktidara gelmesine, seçimler öncesinde ateşkes ilan ederek bir şekilde sebep olan PKK’dir aslında. Kürt Ulusal Hareketi ise “kendisine verilen sözlere ve yürütülmekte olan görüşmelere bir zarar gelmemesi” için bu kararları aldıklarını söylüyorlar. Ama artık AKP’nin maskesi düşmüş ve “benden bir barış planı çıkmaz” demiştir.

Türkiye şimdi Suriye’de Güney Lübnan Modeli bir tampon bölge için harekete geçiyor. Suriye’de bir savaş çıkması veya dış müdahale olması Türkiye açısından ciddi riskler içeriyor. Türkiye de, BM kararı çıkartamazsa da her halükarda İsrail’in Lübnan’ın güneyinde Hizbullah kamplarının olduğu bölgede yaptığı gibi bir tampon bölge oluşturma niyeti var. Bu tampon bölge sayesinde Irak Savaşı’nda yaptığı hatayı tekrarlamayarak, burada bir ileri karakol kurup Kürtlerin belli kazanımlar elde etmesinin önüne geçecektir.

Avrupa, Amerika, Rusya, Çin, İran, Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri gibi çok aktörlü bir Suriye meselesinin gidişatı, Türkiye’deki Kürtlerin devletle olan müzakere veya savaşının da gidişatını belirleyecek. Ekonomist’teki bir analizde şöyle deniliyor: “Üst düzey Batılı bir diplomata göre ‘Er ya da geç, bağımsız bir Kürdistan oluşacak.’ Her iki şekilde de, Türkiye’nin kendi Kürtlerine daha iyi bir anlaşma sunması gerek. “

AKP iktidarı ise, içerde nisan ayı ortalarında bir yargı reformunu gündeme getirebilir. Bu yargı reformuyla KCK adı altında yürütülen operasyonlarla içeri atılan seçilmişler, öğrenciler, vekiller, gazeteciler dışarı çıkabilir. Ne yazık ki bu yargı reformu, devletin Kürtlere eşeğini önce kaybettirip sonra bulmasına benziyor.

Peki AKP iktidarı, güvenlik stratejisiyle devam edeceği kararını niye alıyor? Bu oyun Newroz’da çökmesine rağmen, neden ısrar ediyor. Bu kararı almaları için ya çok aptal olmaları veya çok çaresiz kalmaları gerekir. Aptal olmadıklarına göre, artık AKP çaresizliğin verdiği son çırpınışları oynuyor.

Geç en hafta İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenen ve Toplulukların Kriminalize Edilmesi Karşıtı Kampanya (CAMPACC) tarafından organize edilen “Devlet Baskısı ve Kendi Kaderini Tayin Hakkı için Mücadele: Direniş için Stratejiler” konulu  panele Londra’daki Kürt, Beluci, Tamil ve Bask topluluklarının temsilcileri ile insan hakları savunucuları katıldı. Katılımcılar panelde ortak hareket etme ve dayanışma mesajları verdiler.

Bu Kürtler açısından iyi bir deneyim ve kazanım. Kürt Sorunu’nun meşru zemine taşınması ve destek bulması açısından önemli bir platform. Ayrıca BM İnsan Hakları Konseyi’nin 19. Oturumunda Kürt Sorunu’nun gündeme getirilmesi de sorunun uluslararası alana taşınması açısından güzel bir gelişmeydi. Türkiye, sorunu çözmediği müddetçe sorun artık kendi ellerinden kayıp gidecektir.

Baharın gelişiyle PKK’nin eylemleri artabilir ve akabinde Kürdistan’da halk da sokağa çıkarsa, AKP’nin yürüttüğü güvenlik konseptinin düşeceği hali düşünemiyorum. Cehenneme doğru yol alıyoruz gibi. Aslında Kürdistan’da cehennem zaten vardı, ne zaman ki bu ateş batıya kaysa o zaman sanırım bazı şeyler de değişebilir.

Milliyet yazarı Fikret Bila, özerkliği bağımsızlık yolunda önemli bir mevzi olarak görüp karşı çıksa da, su akıp yolunu buluyor bir şekilde. Sosyal Siyasal Araştırmalar Merkezi’nin (SAMER), Diyarbakır’da “Bir referandum olsa Kürtler ne ister” diye yaptığı bir anket çalışmasının sonuçları açıklandı geçenlerde. Ankete katılanların yüzde 49.2’si ‘demokratik özerklik’, yüzde 19.2’si ‘bağımsızlık’, yüzde 5.4’ü ‘federasyon’, yüzde 7,1’i de ‘adem-i merkezi yönetim’ isterken, yüzde 3,4’ü ise hiçbiri seçeneğini işaretlemiş. Yani bağımsızlık, çok uzak bir ihtimal değil tabii, mesele bunun kanlı mı, kansız mı olacağında. Türkiye’nin önünde artık tek seçenek kalıyor; Kürtlerle acilen bir barış yapmalı ve gelecek yıllarını Kürtlerin bağımsızlık fikrinden vazgeçmeleri için onlara Türkiye’de mutlu olduklarını hissettirmeye ayırmalıdır.

Yazarın Son Yazıları





Yorumla, Koala!

Yorum










Deneme, Spot1, Yazar5 - Oca 1, 2012 22:00 - Yorum Yok

Sinema Vicdandan Koparken

More In Edebiyat


Müzik, Spot3, Yazar2 - Ağu 31, 2010 21:40 - Yorum Yok

Şox û Şengê, Xerabrengê

More In Müzik


Güncel, Yazar3 - Nis 5, 2011 22:49 - 0 Comments

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği: Torino Atı

More In Güncel