Pazar, Mayıs 3, 2009 0:20 - 1 Yorum

Kieslowski Sinemasının İzini Sürmek

kieslowski.jpg
Gizemler, seçimler, tesadüfler, Polonya, yalnızlıklar Kieslowski sinemasının anahtarlarıdır. Kieslowski’ye göre hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamazdı, filmler bile. Tıpkı filmlerindeki rastlantılar gibi bir zamanlama da öldü. Bir daha film çekmeyeceğim dedikten hemen sonra gelen bir kalp kriziyle. “Sinemada olasılıklar açık. Her şeyin hâlâ olası olduğu bir son bu; ama yine de hiçbir şeyin olası olmadığını zaten biliyoruz”

rinda1
Rında Deniz

 “Edebi alegori tarafından dolaylanan bilinçli bir yolculuk”  Alain Masson

Krzysztof  Kieslowski… Bir keşfe atılan başlıktır.

Kimlik bilgilerini arkaya atarsak salt nerede doğduğu veya nerede öldüğü, hangi okulları okuduğu, çocukluğu, … vs. soruların karşılığından arınarak asıl şu soruya tutunmak istiyorum: ‘Kişisel yolculuğunda nerelere uğradı ve hangi duraklarda durdu?’  yahut ‘Neler söylemek istedi?’. Kieslowski bunu duysaydı sanırım pek hoşlanmayacaktı çünkü kendi ağzıyla şöyle demiştir: “Yazıya döksek de, filme çeksek de bir öykü anlatmaya karar verdiğimizde kim olduğumuzu ve nerden geldiğimizi genel anlamda bilmeliyiz ki, öyküler anlatmayı ve başkalarının yaşamlarını anlatmayı başaralım”¹

Başın sonu paradoksuyla ne demek istediyse bu cümlelere saklamış gibi. Onun tüm çabası belki kendini tanımak istemesiydi. Kendini tanımak biraz da evreni tanımlamak değil miydi? Hal bu olunca ‘huzurlu’ ya da onun deyimiyle ‘dingin’ bir yaşamı hiç olmadı.

Kieslowski, kendi hakkında çok az konuştuğundan filmografisindekileri bu yolculukta en elzem azık olarak görüyorum. Kişiyi eylemleri içinde tanıyıp sınamak üzere, filmlerinin arkasına gizlenmiş Kieslowski’nin idealar dünyasını en iyi bu şekilde görürüz. ‘Dekologlar’, ‘Renk’ üçlemesi, ‘Öldürme Üzerine Kısa Bir Film’, ‘Aşk Üzerine Kısa Bir Film’, ‘Veronique’nin İkili Yaşamı”, … v.d. Her bir filmi kendini bitirmemiş, bitse de sanki içindekiler başka bir yerde oynamaya devam ediyor düşüncesini besler. Nitekim Kieslowski’de bu noktaya vurguyu, itiraf soğukkanlılığıyla yapar : “Çoğunlukla filmlerimi tamamlanmamış gibi hissediyorum.”² 

Demek başlarken de bitirdikten sonra da bu son planlanmamış, filmleri onu bu noktaya sürüklemiştir. Filmlerindeki olay örgüsü ve karakterler aynı hikâyenin içindeymiş gibi bir devamlılık ve benzerlikle birbirine yakın dururlar. Kuşkusuz dünyaya baktığı eksenden yola çıkarak Kieslowski’nin bilinçli bir tercihinin sonucudur bu. Çünkü ona göre herkes bir şekilde birbirine bağlıdır; insanları birbirine bağlayan içsel bir güç vardır. Birçok filmde bu düşüncesine gönderme yapar.

En belirgin şeklini ‘Veronique’nin İkili Yaşamı’nda görürüz. Hikâyeye göre Fransa’daki Veronique ile Polonya’daki Weronika aynı gün doğmuştur. Birbirleriyle ruhsal bir beraberlikleri vardır. Her ikisi de müzikle ilgilenmektedir. Weronika kalp yetmezliğini bildiği halde konsere çıkar ve konser sırasında ölür. Öldüğü gün Veronique içsel bir yolculuğa başlar. Onun da kalbinde sorun vardır; fakat riski göze alamaz ve yeteneğini kullanmamayı tercih eder, sonuç olarak hayatta kalır. Her olasılığa açılan kapıları yapacağımız seçimler belirler. Bu iki kadının ilintili, mistik bağlantılarından hareketle Kieslowski her olayın onlarca sonucu olabileceği savunmasını bu kez ‘Kırmızı’ filminde emekli bir yargıcın ağzından söyletmiştir: “Yaşamdaki ayrıntıların tekrarını başka bir insanda görürüz. Bu bize evrendeki olayların tekrar ettiğini hissettiriyor. Aslında bir açıdan herkes birbirine benzer hayatlar yaşayabilir.” 

Sanki aynı koca evrende değil de, aynı sitede yaşayan ve birbirlerinin yaşamlarına dolaylı veya dolaysız etkileyen insanlar gibiyiz, tıpkı ‘Dekologlar’daki insanlarda olduğu gibi. Kieslowski şahsi düşünce ayracını ‘Dekologlar’da en belirgin şekilde koymuştur. Bunlar, on farklı bölümden oluşan ve Musa’ya gönderilmiş eski ahit emirlerine (on emir) gönderme yapan senaryolarla örülmüştür. “Her bölümü bir tek bir emirle kıyaslamamak gerekir. Denklikler çok daha bulanıktır, bazen bir emir birden çok emre gönderme yapar”³ ‘çalmayacaksın’, ‘annene ve babana iyi davranacaksın’, ‘yalan şahitlik yapmayacaksın’, ‘ öldürmeyeceksin’, ‘zina etmeyeceksin’ gibi evrensel ahlak kuramlarına karşılık gelen olaylarla birbirine görülmeyen bir ağla bağlanan insanlar, iç içe geçmiş öyküler…

Burada aslolan, gerçek doğrunun ne olduğu sorunsalıdır. On emrin ihlali sonucunda karşılaştıkları durumla baş başa bırakır insanları. Kolaya kaçan bir ahlak öğreticiliğinden ziyade ucu açık eleştirel bir güç bulunur senaryoda. Buyruk niteliğindeki emirlerin uygulama ayağında idealist dozu benimsemez. Başlangıç noktası ahlaki bir emir olsa da kahraman onu çiğnemesi durumunda kendini etik bir boyutta bulur. Kant’a göre: “Yasaya uygun olan eylemlerin çoğu korkuyla yapılacaktı, çok azı umutla yapılacak, hiçbiri görevle yapılmayacaktı… Tıpkı bir kukla gösterisinde olduğu gibi. Her şey iyi hareket edecek fakat figürlerde can olmayacak.”

Tekrar aynı yere döneriz. Yaşam seçimlerimizle doğan sonuçlarla şekilleniyorsa ahlak-etik ikircikli durumuyla sınanıyoruz demektir. Dekologlar arasında da buna benzer karşılıklı göndermeler vardır. Dekolog-1’de birinci emir: ‘Kendine herhangi bir oyma yapmayacaksın. Çünkü efendin olan ben senin tanrın, kıskanç bir tanrıyım. Ve babalarının günahlarını çocuklarına yüklerim.’ der.

Üniversitede hoca olan ve bilimden başka hiçbir güce inanmayan baba ile oğlu arasında geçen hikayede; bilgisayar aracılığıyla çeşitli hesaplar yapılır ve bu ölçümlerin en doğru bilgi olduğuna inanılır. Evin yakınındaki bir buz gölünün kalınlığını ölçtükten sonra kaymaya giden çocuğun, buzun kırılması yüzünden ölmesiyle sonuçlanır. Bilgisayar yanılmıştır, baba düşünceleriyle alabora olmuştur. Bundan sonrası tek soru kalır havada: Neden? Mucizevi sonuçlarından bir ihtimal yaşanabileceğini varsayıp, nedensellik ilkesiyle hareket edersek buzun erimesine sebep olan ‘bir şeyin’ olduğunu anlarız. Yakınlarındaki bir fabrikanın sıcak suyunu oraya bırakması gibi…

Dekolog-5, ‘Öldürmeyeceksin’ bölümü daha sonra ‘Ölüm Üzerine Kısa Bir Film’ adında tekrar yapıldı. Ölümün devlet aygıtıyla yapıldığında ‘ceza’ adını aldığını, normal bir insan yaptığında da ‘cinayet’ olduğunu anlatır.

Jacek sevgi yoksunu bir gençtir. Yaşamında belli değerlere erişememiş, yaşama nerden tutacağını bilmeyen sallantıda bir karakterdir. Varşova caddelerini öylesine gezdiği bir günde, sokakta resim çizen ressamla aralarındaki diyaloglara bakıldığında bile, öldürmeye ince ince damladığı anlaşılır:

- Eşsiz bir eser, yeteneğime para ödüyorsun. Senin yeteneğin var mı?
- Yok.
- Belki bir ayakkabı yapabilirsin, bir ağaç yetiştirebilirsin. Yani yitik değilsin.

Daha sonra Jacek, bindiği taksinin şoförünü sebepsiz (!) yere boğarak öldürür. Bu eylemi sırasında soğukkanlıdır ve belki sevgiye olan açlığını sapkınca da olsa bu yolla giderir. Davasını yeni mezun bir avukat üstlenir  Jacek’in.

“Ben, mahkemede hiç kimsenin ne söylediğini duymadım. Taa ki siz benim adımı söyleyinceye kadar. O zamana kadar sizin gibi büyük bir adamdan bana adımla seslenen hiç kimse olmamıştı.”

Avukatına söylediği bu sözlerle, en cani insanın bile içinde, derinlerinde insanî hisleri barındırdığını gösterir. Kleist’in deyimiyle: “İnsan paradoksu burada yatar: Ne tümüyle yeryüzünde gömülmüş bir hayvandır, ne de incelikle havada yüzen meleksi Marionette’dir. Onu hiç de ait olmadığı toprağa çeken ve bağlayan katlanılmaz baskıyı hisseden özgür bir varlıktır.” 

İdealist avukatın suç- ceza kavramları için söyledikleri de Kieslowski’nin adalete karşı duyduğu derin güvensizliği yansıtır.
“Genellikle cezanın etkisi suçlu üzerinde değil de başkalarını vazgeçirme üzerinedir. Mahkûmun üzerindeki etkisi, etkileyen mahkûmiyettir. Caydırıcı, basit…”

“Yalan yere şahitlik yapmayacaksın” bölümünde: “Araştırıyoruz, analiz ediyoruz, tanımlıyoruz, …; ama adaletsizliği çözebiliyor muyuz?” sorusu da bu duruma paralellik  göstermiş.
“Filmlerin asıl gücü onun eşsiz travmanın kendisini bütün duygusal şiddetiyle bir tekrar haline sokmasında yatar”4

Dekolog-6’da ‘Zina etmeyeceksin’ emrine karşı kurgulanmış. Daha sonra ‘Aşk Üzerine Kısa Bir Film Olarak’ tekrar çekilmiştir. Bölümdeki karakteri Tomek, sevgisizlik ve tutunamama yönüyle Jacek’e korkunç derecede benzer. Karşı apartmandaki âşık olduğu ve yaşça kendisinden büyük olduğu kadını röntgenlemesiyle açıklanmaya çalışılır bu alegorik durum. Basite indirgeyemeyeceğimiz noktalara açılır Tomek’in dünyası. Sevdiğini düşündüğü ve her gece tüm mahrem alanına giren kadın gerçekte istediği şey miydi? Aslında Tomek’in durumuna “Tam karşılıklı bir sevgi yoktur, engin bir sevgi arayışı vardır.”  cümlesi karşılık gelir. Filmde kadınla karşı karşıya gelince verdiği şu tepkilerde bu paradoksu dillendirmiş gibi:

- Neden beni röntgenliyorsun?
- Çünkü seni seviyorum.
- Peki ne istiyorsun?
- Bilmiyorum.
- Peki beni öpmek ister misin?
- Hayır.
- Benimle sevişmek ister misin?
- Hayır.
- Öyleyse ne istiyorsun?
- Hiçbir şey.

Sevgi;  kişiyi etik dışı, normalin dışında hareket ettirecek kadar hastalıklı bir duygu mu? Ya da sahip olma gibi tehlikeli bir duyguyu da beraberinde mi getirir? Burada ‘mülkiyet ve kişinin hakları’nı ihlal eden ‘sahip olma/ma/’ ile açıklanmaya çalışılan bir sevgiden söz ediyoruz. ‘Seviyorum, o halde her şeyine sahibim.’ Bu emri anlatırken de aynı zamanda ‘çalmayacaksın’a da gönderme yapılıyor. Kişinin özel dairesine girmekte bir çeşit hırsızlığa namzet gösterilebilir. Bu bağlamda akla Kim Ki Duk’un “Spring, Summer, …” filminden bir kare geliyor. Bir bilgenin yanında yetişen genç adam bir kadına âşık olur ve hocasını, kulübesini (bir nevi okulunu) terk edip kadının arkasından gitmek üzereyken hocası ona şöyle der: ‘Sahiplenme isteğin uyandı, bu da öldürme isteğini uyandırır. Senin beğendiğini bir başkası da beğenebilir…’ bu durum Freud’cü terimlerle açıklanırsa; kişi, haz ilkesi ile haz ilkesi ilerisindeki dürtü (ölüm) dürtüsü arasındaki seçim arasında kalır. Sonuç? Genç adam bir süre sonra bir katil olarak eski hocasına sığınır.

Dekologların birkaç bölümünde ve Renk üçlemesinin ‘Beyaz’ında iktidarsız erkeklerin ve beraber oldukları kadınlarla olan ilişkileri işlenmiştir. ‘Güç- iktidar-sahip olma’ üçgeninden köşelemiş toplumlara bir gönderme yapılmış gibidir. Özellikle komünizm sonrası Doğu ve Batı Avrupa’nın durumuna odaklanarak bu duruma karşılık anlatmaya çalışıyor. Ülkesi Polonya’da da komünizm sonrası kapitalizme dönüşte mal mülkiyetçiliğini cinsel mülkiyete ve iktidarsızlığa bağlar. Bundandır ki çoğu filminde erkekler aldatılır ve genelde bunun farkındadırlar. Cinsellikteki başarısızlıklarından dolayı kadına olan hastalıklı bağlılıklarını artırır. İktidarsızlığın yarattığı otorite sarsılması yüzünden daha baskıcı bir yolu seçerler. Lacancı düşünmeye göre de bastırma ve bastırılmışın dönüşü bir ve aynı şeydir.

İlişkiye travmatik bir şekilde bağlı kalınırsa, sevgi idealleşir ve daha sonraki hiçbir ilişkinin karşılayamayacağı bir standart haline gelir. Bundan ötürü Kieslowski, her an patlak verme potansiyeline sahip ensest ilişkiden (Dekolog- 4’deki baba-kız ilişkisi), gizli yapılan aldatmadan (Dekolog-2 ve Dekolog-9) veya alenen yapılan aldatma (Beyaz) hallerini sık sık söz konusu etmiştir. Bir nevi cinselliğin patolojik yönlerinden seçmeler gibi algılanabilir. Belki de her şeyi zıddıyla anlatabilmenin farkında olan Kieslowski, cinselliği dünyayı yöneten gizil bir güç olmaması gerektiğini bu şekilde aktarmak istemiştir.

Çoğu filmde kadın karakterler cinsel yönden çekici olmayan, silik bir portre izlenimi verirken, son filmlerindeki kadın karakterlerde belirgin ve tersi yönde bir değişim gözlenir. Özellikle ‘Mavi’de Julıe ve ‘Veronique’nin İkili Yaşamı’da Veronique güçlü ve yaşamla mücadele eden kadın tiplemeleridir. Fiziksel olarak çekici ve dışardan bakıldığında daha özenli ve bakımlıdırlar. Bu kadınların cinsel eylemlerinde bir başkasının temasını içermeyen, düş benzeri bir şekilde yaşamak istemeleri göze çarpar. Tam da burada cinsellikten ve onun esiri olmuş yığınlardan ‘cinselliksiz bir ırk’ istemini düşürüyor akıllara. Kıeslowski’nin cinsel eylem paradigması şudur: Peşinde sürüklenen, mantığı devre dışı bırakacak ve bir başkasına bağımlı olmayı gerektiren cinsellikten uzak, aksine cinselliği yaşamın diğer gerekli eylemleri arasında bir akışta yaşanmasıdır. Hatta ilişki sahnelerinde kadınların yüz ifadelerinden derin bir memnuniyet ve amaca ulaşmış tatminkâr bir ifadeden çok sıradan ve doğal mimiklerle kendini tamamlama gözlemlenir. 

“Edimsel her sevgi ilişkisi başarısız olup bizi tekrar yalnızlığa düşürür. Belki de, insan kendi temel yalnızlığı için tümüyle yüzleşebilir”5  Belki de sadece yalnız olanlar, gerçekte yalnız değildirler. Çünkü gerçek manâda kendiyle kalabildiklerinden hiçbir şeyin eksikliğini hissetmeyenlerdir. Cinsellikte bir başkasına bağımlı olmamak gibi…
Birlikte çalıştıkları senaristi Piesiewicz ile hikayeleri siyasi dünya içinde kurmayı düşündülerse de, ’80’lerden sonra yaşananların onları ilgilendirmediğini fark ettiler. Yaşamı etkileyen en derin sorundan yola çıktılar: Hayatın gerçek anlamı nedir?6

Politikayı filmlerinde ince ince nakşederek işlemiştir. Renk üçlemesinde örtük olarak Fransa Devrimi’nin üç sloganına denk gelen kavramları ele alır. ‘Mavi’: Özgürlük, ‘Beyaz’: Eşitlik ve ‘Kırmızı’”: Kardeşlik. Bu renkler aynı zamanda Fransa bayrağının renkleridir. “İnsan sadece Dekolog ile Renkler üçlemesinin; eskiye karşı yeni ahit (acımasız, merhametsiz tanrıya karşı sevginin teselli eden gücü) aynı zamanda cinsel fark ekseninde de karşı karşıya getiriyor”7

Etik hazdan estetik haza sızar. Çünkü her şeyden önce filmlerinin konusu ve içeriği kadar sinema tarzıyla da bir patent yaratabilmiştir. Görüntülerle masallar anlatan yönetmeni, bu açıdan Dostoyevski’ye haklı bir benzetme yapılabilir. Yakın çekimler üzerinden, ayrıntılı objelerle ve eşyanın üzerinde kullandığı renklerle ulaştırmak istediği duyguları yakalarız. Özellikle müzik filmin bir aktörüdür. Bu kullanımı, müziğin tüm duygu tonlamalarına sinmiştir. Adına ‘Senfonik filmler besteleyen adam’ dedirtmesini hak etmesinin yanında birlikte çalıştığı ünlü kompozitör Zbigniew Preisner’i de anmak gerek. Görüntüleri çok güçlü bir silah gibi duruyor, hikayenin atmosferini hissettirmeye muktedir bir dile sahip. Öyle ki filmlerden çıkan çığlığı sağırlar bile duyar.

Gizemler, seçimler, tesadüfler, Polonya, yalnızlıklar Kieslowski sinemasının anahtarlarıdır. Özellikle Dekologlar’ı mesaj verici kaygısıyla, propangandist açıyla okumamak gerek. Nihai kesin sonuçlarla bitmez filmler, son Dekolog’da baş karakterin sahnede söylediği sözler naif bir göndermedir:
“Öldür. Tecavüz et, bütün hafta zina yap. Pazar günü anneni, babanı ve kız kardeşini patakla. Ve çal. Çünkü, her şeyin sahibi sensin”

Kieslowski’ye göre hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamazdı, filmler bile. Tıpkı filmlerindeki rastlantılar gibi bir zamanlama da öldü. Bir daha film çekmeyeceğim dedikten hemen sonra gelen bir kalp kriziyle.
“Sinemada olasılıklar açık. Her şeyin hâlâ olası olduğu bir son bu; ama yine de hiçbir şeyin olası olmadığını zaten biliyoruz”

DİPNOTLAR:
1: Kryzysztof Kieslowski: I’m  So So…1995 (Keyfim Şöyle Böyle)
2: A.g.e
3:  Slovej Zizek, Kiesloeski Ya da Maddeci Teoloji, İstanbul: Encore. Çev. Sabri Gürses
4: Bkz. Viecent Amiel, Kieslowski, Paris Rivages,1995 s.77
5: Paskal Pernod, Kryzysztof Kieslowski. Texlesrenis er Present par vinant Amiel, Paris: Pozitif 1997, s.75
6: Slovej Zizek. A.g.e içinde
7: Bkz: Alicja Helman “Woman in Kieslowski’s Late Films” a.g.e içinde
8: “Kieslowski on Kieslowski”. Editör: Danusia Stolen s.70 

Yazarın Son Yazıları





1 Yorum

Yorumlarınız editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra görünecektir... You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

ahmet sürer
May 21, 2009 20:19

Bir sabah kalkar ve hiç hesaplamadığımız ama uzun zamandır da arzuladığımız bir seyahata çıkmak ve o seyahat boyunca da gördüklerimiz, duyduklarımız, hissetiğimiz, dokunduğumuz ve tattığımız herşey bir cümlede sihirli kelimelere dönüşerek perdeye yansır. ASLINDA O PERDE BİRAZDA İNSANIN KENDİ HAYATININ ÖZETİ GİBİ. İşte bu hayat insanın kişiliği, kendini yaşamdaki algılayış ile başkaları tarafından nasıl algılandığı şekillendirir.

Bir filmi şekillendirende ne senaryo ne görsellik ne de sinegrafik tarzdır. Aslında filmi şekilendiren senaristin yaşama bakış açısı.Asıl önemli olanda bu. Hayata nasıl bakarsanız onu yansıtırsınız. Veya nerde yaşıyorsanız orayı anlatırsınız hangi acılar yaşanıyorsa yaşadığınız bölgede onu anlatırsınız. Kişi kendini anlatırken aslında toplumun aynası görevi görüyor.

Kieslowski sineması da aslında yaxadığı coğrafyanın bir acı ve dramatik yaşamın özetidir. Kieslowski yoğuran sosyolojık yapının temelindeki acı vurgusu sürekli flimlerinede yansımakta. Kieslowski aslında yasadığı toplumun acılarını ve çelişkilerini o kadar sanatsal bir dil ile perdelere yansıtıyor ki insan büyüleniyor. Gerçekten yola çıkmak, doğru yola açılan en kısa kapıdır. İşte Kieslowski’nin sinemaya kattığı en önemli değer.

Yorumla, Koala!

Yorum










Deneme, Spot1, Yazar5 - Oca 1, 2012 22:00 - Yorum Yok

Sinema Vicdandan Koparken

More In Edebiyat


Müzik, Spot3, Yazar2 - Ağu 31, 2010 21:40 - Yorum Yok

Şox û Şengê, Xerabrengê

More In Müzik


Güncel, Yazar3 - Nis 5, 2011 22:49 - 0 Comments

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği: Torino Atı

More In Güncel